OranjeNews, Türkiye’de yeniden başlayan Kürt sorununun çözüm sürecini kapsamlı bir dosya çalışmasıyla ele aldı. Bahçeli’nin DEM Partili siyasetçilerle tokalaşmasıyla başlayan süreçten Abdullah Öcalan’ın çağrısına, PKK’nin silah bırakma ve fesih kararından TBMM’de kurulan komisyona ve kabul edilen çerçeve yasaya kadar yaşanan gelişmeleri; tarafların talepleri, siyasi tartışmalar ve hukuki düzenlemelerle birlikte tüm yönleriyle inceledik.
Türkiye’de 1 Ekim 2024’te MHP lideri Devlet Bahçeli’nin DEM Partili milletvekilleriyle tokalaşmasıyla başlayan ve ilk günlerde ne anlama geldiği dahi tam olarak anlaşılamayan siyasi süreç, yaklaşık iki yıl içinde Abdullah Öcalan’ın PKK’ye silah bırakma ve örgütü feshetme çağrısına, PKK’nin fesih kararına, silahların yakılmasına, TBMM’de özel bir komisyon kurulmasına ve nihayet “çerçeve yasa” olarak adlandırılan düzenlemenin kabulüne kadar ilerledi. Ancak silahlı çatışmanın sona erdirilmesi konusunda önemli bir ortak zemin oluşurken Kürt meselesinin siyasi, demokratik ve hukuki boyutuna ilişkin temel sorunların önemli bölümü hâlâ masada. Peki taraflar ne istedi, nerede uzlaştı, nerede ayrıştı ve yeni yasa gerçekte ne getiriyor?
Her şey bir tokalaşmayla başladı
Takvimler 1 Ekim 2024’ü gösteriyordu.
Türkiye Büyük Millet Meclisinin yeni yasama yılı açılıyordu.
Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli, DEM Parti milletvekillerinin bulunduğu sıralara yöneldi ve Kürt siyasi hareketinin Meclisteki temsilcileriyle el sıkıştı.
Ortaya çıkan görüntü Türk siyasetinde şaşkınlık yarattı.
Çünkü söz konusu olan yalnızca herhangi iki siyasi partinin temsilcileri değildi. MHP, uzun yıllardır PKK ve Abdullah Öcalan konusunda Türkiye’deki en sert siyasi çizgilerden birini temsil ederken DEM Parti, Kürt siyasi hareketinin Meclisteki başlıca temsilcisiydi.
Bu nedenle ilk günlerde Bahçeli’nin tokalaşmasının yalnızca siyasi nezaket jesti mi, yoksa çok daha büyük bir değişimin işareti mi olduğu tartışıldı.
Yanıtın gelmesi uzun sürmedi.
Bahçeli’den beklenmedik Öcalan çıkışı
Bahçeli, 22 Ekim 2024’te partisinin TBMM grup toplantısında Türk siyasetinin en dikkat çekici çıkışlarından birini yaptı.
PKK lideri Abdullah Öcalan’ın örgüt üzerindeki etkisini kullanarak PKK’nin lağvedildiğini açıklamasını isteyen Bahçeli, bunun gerçekleşmesi durumunda Öcalan açısından “umut hakkı”na ilişkin hukuki imkânın gündeme gelebileceğini söyledi.
Bu, sıradan bir siyasi açıklama değildi.
Çünkü Öcalan’ı yıllarca Türkiye’nin güvenlik sorununun merkezindeki isimlerden biri olarak değerlendiren milliyetçi siyasi hareketin lideri, artık onun PKK’nin silahlı varlığının sona erdirilmesinde rol oynayabileceğini açıkça söylüyordu.
Bahçeli’nin çıkışı, yeni dönemin ilk siyasi çerçevesini de ortaya koydu:
PKK silah bırakacak, örgütsel varlığı sona erecek ve bunun karşılığında yeni bir hukuki ve siyasi alanın açılması tartışılabilecekti.
Ardından İmralı ile temaslar yoğunlaştı.
DEM Partili siyasetçiler Abdullah Öcalan ile görüşmeler gerçekleştirdi ve İmralı’dan gelen mesajları siyasi partilerle ve kamuoyuyla paylaşmaya başladı.
Türkiye, başlangıçta adı bile konulamayan yeni bir sürece girmişti.
Çatışmanın ağır mirası
PKK ile Türkiye arasındaki 40 yılı aşan çatışmalarda on binlerce insan hayatını kaybetti. Çatışmalar; zorunlu göç, ekonomik kayıplar, toplumsal kutuplaşma ve derin bir güven sorunu bıraktı.
27 Şubat: Öcalan’dan PKK’ye fesih ve silah bırakma çağrısı KÖ
Sürecin en kritik dönüm noktalarından biri 27 Şubat 2025’te yaşandı.
DEM Parti İmralı heyeti tarafından kamuoyuna açıklanan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”nda Abdullah Öcalan, PKK’ye kongresini toplayarak örgütsel yapısını feshetme ve silah bırakma çağrısı yaptı.
Öcalan’ın mesajının önemi yalnızca silah bırakma çağrısından kaynaklanmıyordu.
Öcalan, PKK’nin ortaya çıktığı tarihsel ve siyasal koşulların değiştiğini savunuyor ve silahlı mücadele yerine demokratik siyaseti işaret ediyordu.
Böylece Kürt meselesine ilişkin mücadelenin silahlı alandan siyasi ve hukuki alana taşınması gerektiği yönündeki yaklaşım sürecin merkezine yerleşti.
PKK, Öcalan’ın çağrısının ardından 1 Mart 2025’te ateşkes ilan etti
Örgüt daha sonra 5-7 Mayıs 2025 tarihlerinde kongresini topladı ve 12 Mayıs’ta kamuoyuna açıkladığı kararla örgütsel yapısını feshetme ve silahlı mücadeleyi sona erdirme kararı aldığını duyurdu.
Bu karar, yaklaşık kırk yılı aşan silahlı çatışmanın seyri açısından tarihi bir dönüm noktasıydı.
Silahlar yakıldı
11 Temmuz 2025’te süreç ilk kez somut ve sembolik bir silahsızlanma görüntüsüne dönüştü.
Irak Kürdistan Bölgesi’nde Süleymaniye yakınlarında düzenlenen törende 30 PKK mensubu silahlarını bir kazanın içerisine bırakarak yaktı.
Törene Türkiye’den DEM Partili siyasetçilerin yanı sıra bölgeden ve farklı kurumlardan temsilciler katıldı.
Silahların yakılması, Ankara’nın sürecin başından itibaren öne çıkardığı talepler açısından önemli bir eşikti.
Çünkü Türk devletinin temel beklentileri büyük ölçüde açıktı:
PKK kendisini feshedecek.
Silahlı mücadele sona erecek.
Silahlar bırakılacak.
Örgütsel yapı ortadan kalkacak.
Ve bütün bunların gerçekten gerçekleştiği devletin güvenlik kurumları tarafından doğrulanacaktı.
PKK’nin fesih kararı ve ilk silahların imha edilmesiyle bu taleplerin önemli bölümünde somut adımlar atılmış oldu.
Ancak bu noktadan sonra çok daha zor bir soru ortaya çıktı:
Silah bırakan örgütün mensuplarına ve PKK bağlantılı binlerce soruşturma, dava ve mahkûmiyet dosyasına ne olacaktı? Bu soru sürecin hukuki ayağını zorunlu hale getirdi.
İlk çözüm girişimi değil
2009–2011 Oslo görüşmelerinin ardından 2013’te yeni bir Çözüm Süreci başladı. Öcalan’ın çağrısı ve PKK’nin geri çekilme kararıyla ilerleyen süreç, 2015 yazında sona erdi ve çatışmalar yeniden başladı.
Süreç Meclise taşındı
Silahsızlanma adımlarının ardından sürecin merkezlerinden biri Türkiye Büyük Millet Meclisi oldu.
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un siyasi partilerle yaptığı görüşmelerin ardından 25 Temmuz 2025’te Mecliste temsil edilen partilere komisyon için üye bildirmeleri çağrısı yapıldı.
“Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” 5 Ağustos 2025’te çalışmalarına başladı.
AK Parti, CHP, DEM Parti, MHP, Yeni Yol, HÜDA PAR, Yeniden Refah Partisi, Türkiye İşçi Partisi, Emek Partisi, Demokratik Sol Parti ve Demokrat Parti komisyona temsilci verdi.
İYİ Parti ise komisyona katılmayı reddetti.
İYİ Parti’ye ayrılan üç üyelik daha sonra AK Parti, CHP ve DEM Parti’ye birer ilave üye verilerek dağıtıldı ve komisyon 51 üyeli yapıya ulaştı.
Komisyon toplam 21 toplantı yaptı.
Bakanlardan hukukçulara, sivil toplum örgütlerinden insan hakları kuruluşlarına, şehit yakınları ve gazilerden Barış Anneleri ve Cumartesi Annelerine kadar farklı toplumsal ve siyasi kesimler dinlendi.
Komisyonun nihai raporu 18 Şubat 2026’da 47 kabul, 2 ret ve 1 çekimser oyla kabul edildi.
Böylece sürecin yalnızca güvenlik bürokrasisi veya siyasi iktidar tarafından değil, TBMM üzerinden hukuki bir zemine taşınmasının yolu açıldı.
Bir süreç, iki isim
Erdoğan ve Bahçeli süreci “Terörsüz Türkiye”, DEM Parti ise “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” olarak adlandırıyor. İsim farkı, silahsızlanma ile demokratik ve hukuki çözüm arasındaki farklı öncelikleri de yansıtıyor.
Aynı süreç, farklı siyasi hedefler
Komisyonda çok geniş bir siyasi temsil oluşması, partilerin Kürt meselesinin tanımı veya çözümü konusunda uzlaştığı anlamına gelmedi.
Tam tersine, tarafların aynı sürece farklı anlamlar yüklediği zaman içerisinde daha belirgin hale geldi.
AK Parti ve MHP açısından temel hedef PKK’nin silahlı ve örgütsel varlığının tamamen sona erdirilmesiydi.
Cumhur İttifakı bu yaklaşımı ağırlıklı olarak “Terörsüz Türkiye” kavramıyla tanımladı.
MHP açısından yürütülen süreç Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısı veya toprak bütünlüğü üzerinde bir pazarlık değil, PKK’nin silahlı varlığının tasfiyesiydi.
DEM Parti ise aynı süreci yalnızca PKK’nin silahsızlandırılması olarak görmedi.
Partiye göre silahların bırakılması son derece önemli olmakla birlikte, Kürt meselesinin ortaya çıkardığı siyasi, hukuki ve demokratik sorunlar çözülmeden kalıcı barıştan söz etmek mümkün değildi.
Bu nedenle DEM Parti süreci “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” olarak adlandırdı.
CHP ise sürecin TBMM çatısı altında yürütülmesini, demokratikleşme ve hukuk devleti ilkeleriyle birlikte ele alınmasını savunarak komisyonda yer aldı. Parti aynı zamanda iktidarın mevcut hukuk ve demokrasi uygulamalarına yönelik eleştirilerini sürdürdü.
Saadet Partisi, çerçeve yasa Meclise geldiğinde düzenlemeye “şartlı destek” verdiğini açıkladı; kalıcı çözümün adalet, hukuk ve toplumsal bütünleşmeyle birlikte kurulması gerektiğini savundu.
Yeni Yol Grubu da sürece katılırken muhalefetin önerilerinin dikkate alınması gerektiğini vurguladı.
En sert itirazlardan biri İYİ Parti’den
Sürece karşı çıkan siyasi hareketlerin temel endişeleri ise farklıydı.
İYİ Parti komisyona üye vermedi ve sürecin başlangıcından itibaren sert muhalefet yürüttü.
Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, Öcalan’ın sürecin belirleyici aktörlerinden biri haline getirilmesine karşı çıktı ve hazırlanacak hukuki düzenlemenin PKK’nin siyasi taleplerine göre şekillendirildiğini savundu.
Çerçeve yasa tartışmaları sırasında Dervişoğlu’nun kullandığı dil daha da sertleşti.
İYİ Parti açısından temel itirazlardan biri, PKK bağlantılı suçlar için getirilecek erteleme mekanizmasının hukuken “af” olarak adlandırılmasa bile sonuçları itibarıyla cezasızlık veya fiilî af yaratabileceği endişesiydi.
Parti ayrıca sürecin devletin egemenliği, üniter yapı ve anayasal düzen açısından risk taşıdığını savundu.
Bu itirazlar çerçeve yasa TBMM Genel Kuruluna geldiğinde Meclisteki en sert tartışmaların da merkezinde yer aldı.
Peki Kürt siyasi hareketi ne istiyor?
Dosyanın en kritik sorularından biri burada başlıyor.
PKK’nin silah bırakmasıyla Kürt meselesinin çözülmesi aynı şey mi?
DEM Parti ve Kürt siyasi hareketinin önemli aktörleri açısından yanıt “hayır”.
DEM Parti’nin TBMM Komisyonuna sunduğu görüşler ve süreç boyunca yaptığı açıklamalar, silahsızlanmanın ardından çok daha kapsamlı bir demokratik ve hukuki değişim beklendiğini ortaya koyuyor.
Partinin ve Kürt siyasi hareketinin farklı aktörlerinin gündeme getirdiği başlıklar arasında
Terörle Mücadele Kanunu’nun kaldırılması veya kapsamlı biçimde değiştirilmesi,
kayyım uygulamalarının sona erdirilmesi,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması,
ifade ve örgütlenme özgürlüğünün genişletilmesi
ve siyasi alanın önündeki hukuki engellerin kaldırılması bulunuyor.
Ana dil ve kültürel haklar, yerel demokrasinin güçlendirilmesi ve vatandaşlık tanımının yeniden tartışılması da Kürt siyasi hareketinin uzun süredir gündeme getirdiği başlıklar arasında.
Abdullah Öcalan’ın çalışma ve iletişim koşullarının genişletilmesi ve “umut hakkı” meselesi de süreç içerisinde gündeme getirilen taleplerden biri.
DEM Parti ayrıca çerçeve yasa hazırlanırken düzenlemenin yalnızca silah bırakan PKK mensuplarının durumunu düzenleyen dar kapsamlı bir yasa olmaması gerektiğini savundu.
Parti, yasanın “demokratik entegrasyona” zemin oluşturmasını ve Türkiye’de demokrasi, hukuk ve özgürlükleri genişletecek daha kapsamlı bir siyasi dönüşümün başlangıcı olmasını istedi.
Ancak bu taleplerin tamamı çerçeve yasaya girmedi.
Bu ayrım, sürecin bundan sonraki aşamasının neden çok daha tartışmalı olabileceğini de gösteriyor.
Öcalan’ın yeni paradigması: Silahlı mücadeleden demokratik siyasete
PKK Önderi Abdulklah Öcalan’ın 27 Şubat çağrısının dikkat çekici yönlerinden biri de geçmişte Kürt hareketi içerisinde tartışılmış bağımsız devlet veya federasyon modellerinden farklı bir siyasi perspektif ortaya koymasıydı.
Öcalan, PKK’nin ortaya çıktığı dönemin koşullarının değiştiğini savunarak örgütün tarihsel ömrünü tamamladığı görüşünü ortaya koydu.
Ortaya çıkan yeni yaklaşımda temel vurgu silahlı mücadele değil, demokratik siyaset ve toplumsal örgütlenme.
Bu açıdan bakıldığında mevcut süreç, yalnızca silahların bırakılmasını değil, Kürt siyasi hareketinin mücadele yönteminin yeniden tanımlanmasını da içeriyor.
Fakat bu dönüşüm başka bir soruyu beraberinde getiriyor:
Silahlı mücadeleden demokratik siyasete geçilmesi isteniyorsa demokratik siyasetin hareket alanı nasıl düzenlenecek?
Kürt siyasi hareketinin hukuki ve demokratik reform taleplerinin önemli bölümü tam olarak bu sorudan kaynaklanıyor.
Ankara ne istedi, ne sundu?
Devlet ve iktidar tarafının sürecin ilk aşamasındaki beklentileri Kürt siyasi hareketinin demokratikleşme taleplerine göre daha sınırlı ve somuttu.
PKK’nin silahlı ve örgütsel varlığının sona ermesi öncelikli şart olarak ortaya konuldu.
PKK feshedilecek.
Silahlar bırakılacak.
Örgütsel faaliyet sona erecek.
Silahsızlanmanın gerçekten gerçekleştiği güvenlik kurumlarınca doğrulanacak.
PKK bu taleplerin önemli bölümüne karşılık gelen adımlar attı.
Öcalan fesih ve silah bırakma çağrısı yaptı.
PKK kongresini topladı.
Fesih kararı açıkladı.
Silahların bir bölümü sembolik bir törenle imha edildi.
Devlet tarafının buna verdiği en önemli somut hukuki karşılık ise daha sonra “çerçeve yasa” olarak adlandırılacak düzenleme oldu.
Ancak burada önemli bir ayrım bulunuyor.
Ankara, Kürt siyasi hareketinin Terörle Mücadele Kanunu, vatandaşlık, ana dil, yerel yönetimler, kayyım uygulaması ve diğer demokratikleşme taleplerinin tamamını kabul etmiş değil.
Dolayısıyla bugüne kadar oluşan en güçlü ortak zemin silahlı çatışmanın ve PKK’nin silahlı örgütsel yapısının sona erdirilmesi oldu.
Kürt meselesinin bundan sonraki siyasi ve hukuki çözümünün kapsamı konusunda ise henüz benzer bir uzlaşma bulunmuyor.
Çerçeve yasa Meclise geldi
Sürecin hukuki ayağındaki en önemli gelişme 5 Ağustos 2026’da yaşandı.
“Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” TBMM Başkanlığına sunuldu.
Teklifin imzacıları Türk siyasetindeki yeni tablonun ne kadar sıra dışı olduğunu gösteriyordu.
İlk imza sahipleri arasında TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan ile AK Partili yöneticiler bulunuyordu.
Uzun yıllar boyunca Kürt meselesi ve PKK konusunda Türkiye siyasetinin birbirine en uzak noktalarında bulunan aktörlerin aynı yasa teklifinde buluşması başlı başına önemli bir siyasi gelişmeydi.
Teklif önce TBMM Adalet Komisyonunda görüşüldü.
Ardından Genel Kurula geldi.
Mecliste uzun ve sert bir gün
10 Ağustos 2026’daki Türkiye Büyük Millet Meclisii (TBMM) Genel Kurul görüşmeleri yaklaşık 12 saat sürdü.
Mecliste bir tarafta silahlı çatışmanın kalıcı biçimde sona erdirilmesi için hukuki düzenlemenin zorunlu olduğunu savunan milletvekilleri, diğer tarafta düzenlemenin PKK mensuplarına cezasızlık sağlayacağını ileri süren milletvekilleri vardı.
Destek veren siyasi partiler, örgütün silah bırakması ve kendisini feshetmesinin ardından ortaya çıkan hukuki durumun mevcut mevzuatla çözülemeyeceğini ve özel bir düzenlemeye ihtiyaç olduğunu savundu.
Karşı çıkan milliyetçi çevreler ise özellikle soruşturma, kovuşturma ve cezaların uzun süre ertelenmesinin sonuçları üzerinde durdu.
İYİ Parti düzenlemeye en sert muhalefeti gösteren partilerden biri oldu.
İYİ Parti Genel Başkanı Dervişoğlu daha teklif Meclise gelmeden çerçeve yasayı çok ağır ifadelerle eleştirmiş, Meclisin İmralı ve PKK’nin belirlediği bir siyasi takvimin parçası haline getirildiğini savunmuştu.
Bu nedenle Genel Kuruldaki tartışma yalnızca ceza hukukunun teknik ayrıntıları üzerine değildi.
Türkiye’nin yaklaşık kırk yıllık çatışma geçmişi, şehit ailelerinin beklentileri, PKK mensuplarının geleceği, Öcalan’ın rolü, Kürt meselesinin tanımı, devletin üniter yapısı ve demokratikleşme talepleri aynı anda Meclis salonundaydı.
467 kabul, 87 ret, 7 çekimser
Uzun görüşmelerin sonunda teklif:
467 kabul,
87 ret,
7 çekimser oyla
TBMM’den geçti.
Bu sonuç düzenlemenin yalnızca iktidar çoğunluğuyla değil, Mecliste oldukça geniş bir siyasi destekle kabul edildiğini gösterdi.
Ancak yüksek kabul oyu, siyasi tartışmanın sona erdiği anlamına gelmedi.
Tam tersine, yasanın uygulanmasıyla birlikte en önemli tartışmanın yeni başladığı söylenebilir:
Çerçeve yasa gerçekte ne getiriyor?
10 Ağustos 2026’da kabul edilen düzenleme, 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun adını aldı.
Ak Parti Lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın onayının ardından yasa 18 Ağustos 2026’da Resmî Gazete’de yayımlandı.
Kanunun en önemli özelliği, bütün PKK mensuplarını otomatik biçimde serbest bırakan genel bir af sistemi oluşturmaması.
Yasa bunun yerine belirli şartların gerçekleşmesine bağlı özel bir hukuki mekanizma kuruyor.
Üstelik bu mekanizma hemen ve kendiliğinden devreye girmiyor.
Türk devleti Önce silahsızlanmayı doğrulayacak
Kanunun uygulanabilmesi için öncelikle PKK/KCK’nin ve bunlarla bağlantılı oluşumların fiilî varlığına son verdiğinin ve kontrollerinde bulunan silah ve mühimmatı teslim ettiğinin Türkiye’nin güvenlik kurumları tarafından tespit edilmesi gerekiyor.
Bu tespitin ardından Millî Güvenlik Kurulunun bunu teyit eden kararının Resmî Gazete’de yayımlanması öngörülüyor.
Ancak bundan sonra kanunun soruşturma, kovuşturma ve mahkûmiyetlerin infazına ilişkin özel hükümleri uygulanabilecek.
Bu ayrıntı önemli.
Çünkü yasa, yalnızca kişinin “silah bıraktım” demesini yeterli görmüyor.
Sistemin harekete geçmesi, örgütün fiilî varlığının ve silahlı kapasitesinin sona erdiğinin devlet tarafından doğrulanmasına bağlanıyor.
Yasa hangi suçları kapsıyor?
Kanun PKK/KCK’yi kurma veya yönetme, örgüte üye olma, örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme ve örgüt propagandası yapma suçlarını kapsıyor.
Bunun yanında PKK/KCK’nin faaliyeti kapsamında işlenen bazı suçlar ile örgüt lehine işlenen Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun kapsamındaki bazı suçlar da düzenlemenin alanına girebiliyor.
Dolayısıyla yasa yalnızca dağdaki silahlı PKK mensuplarını ilgilendiren birkaç maddeden oluşmuyor.
Örgüt bağlantısı nedeniyle haklarında soruşturma, dava veya kesinleşmiş mahkûmiyet bulunan belirli kişiler açısından da sonuç doğurabilecek bir düzenleme söz konusu.
Soruşturma ve davalara 5 veya 10 yıllık erteleme
Kanunun en dikkat çekici hükümlerinden biri soruşturma ve kovuşturmaların ertelenmesi.
Kapsama giren suçlarda suçun cezasının ağırlığına göre 5 veya 10 yıllık bir sistem öngörülüyor.
Üst sınırı 15 yıl veya daha az hapis cezasını gerektiren kapsamdaki suçlarda soruşturma veya kovuşturma 5 yıl ertelenebiliyor.
15 yıldan fazla hapis cezası ile müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren kapsamdaki suçlarda ise erteleme süresi 10 yıla çıkıyor.
Erteleme döneminde dosya tamamen yok olmuyor.
Kanun zamanaşımının işlememesini ve delillerin korunmasını öngörüyor.
Dolayısıyla hukuki süreç belirli şartlarla askıya alınıyor.
Kesinleşmiş cezalar açısından da erteleme
Düzenleme yalnızca henüz soruşturma veya yargılama aşamasındaki kişilerle sınırlı değil.
Kapsama giren suçlardan kesinleşmiş mahkûmiyeti bulunan kişiler açısından da cezanın infazının ertelenmesine imkân tanınıyor.
Toplam cezanın niteliğine göre burada da 5 ve 10 yıllık süreler devreye giriyor.
Bu süre içerisinde kişinin yeni bir 'terör suçu' işlemesi halinde erteleme kaldırılabiliyor ve cezanın infazına devam ediliyor.
Buna karşılık kanunun belirlediği süre yeni bir terör suçu işlenmeden tamamlanır ve diğer şartlar yerine gelirse yasa hükümlü açısından çok önemli hukuki sonuçlar doğuruyor.
İşte “af mı, erteleme mi?” tartışmasının merkezinde de bu mekanizma bulunuyor.
Her suç kapsama giriyor mu?
Hayır.
Çerçeve yasa PKK bağlantılı bütün suçları kapsayan sınırsız bir düzenleme değil.
Kanunda özellikle ağır suçlara ilişkin istisnalar bulunuyor.
Örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen kasten öldürme suçu, kanunda belirtilen erteleme mekanizmalarının dışında tutulan en önemli suçlardan biri.
Ayrıca belirli tarihlerden önce işlenen müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet gerektiren suçlar açısından da özel istisnalar bulunuyor.
Bu nedenle “PKK bağlantılı bütün suçlar affedildi” şeklindeki bir değerlendirme yasanın gerçek kapsamını tam olarak yansıtmıyor.
Ancak aynı şekilde düzenlemeyi yalnızca basit bir “eve dönüş” yasası olarak değerlendirmek de eksik kalıyor.
Çünkü yasa soruşturmalardan devam eden davalara ve kesinleşmiş mahkûmiyetlere kadar oldukça geniş hukuki sonuçlar oluşturabiliyor.
Af mı, erteleme mi?
Meclisteki en önemli hukuki tartışmalardan biri bu soru etrafında yaşandı.
Yasayı hazırlayan ve destekleyen siyasi aktörler düzenlemenin bir genel af olmadığını savunuyor.
Teknik olarak da kanun “af” kavramı yerine soruşturmanın, kovuşturmanın veya cezanın infazının belirli şartlarla ertelenmesine dayanan bir sistem kuruyor.
Mahkûmiyet hükmünün kendiliğinden ortadan kaldırılması ile cezanın infazına ilişkin sonuçların değiştirilmesi hukuken aynı şey değil.
Ancak yasaya karşı çıkanlar farklı düşünüyor.
Özellikle İYİ Parti ve bazı milliyetçi milletvekilleri, 5 veya 10 yıllık süre sonunda ortaya çıkacak hukuki sonuçların bazı kişiler açısından fiilen af veya cezasızlık etkisi yaratabileceğini savunuyor.
Dolayısıyla tartışmanın temel sorusu yalnızca yasanın adında “af” kelimesinin bulunup bulunmaması değil.
Asıl tartışma şu:
Adı erteleme olan bir hukuki mekanizma, sonuçları itibarıyla af etkisi yaratabilir mi?
Bu sorunun siyasi ve hukuki tartışması yasanın uygulanmasıyla birlikte devam edecek.
Terörle Mücadele Kanunu hâlâ yürürlükte
Çerçeve yasanın cevaplamadığı en önemli meselelerden biri ise Türkiye’nin mevcut terör mevzuatı.
3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kaldırılmadı.
Bu nedenle 7595 sayılı çerçeve yasa Türkiye’deki genel terör mevzuatının yerine geçen yeni bir yasa değil.
Yeni düzenleme, kendi kapsamına giren PKK/KCK bağlantılı belirli dosyalar açısından silahsızlanma sürecine özgü özel bir hukuki mekanizma oluşturuyor.
Bunun dışındaki terör soruşturmaları ve davalarında mevcut hukuk sistemi işlemeye devam ediyor.
Ancak burada başka bir soru ortaya çıkıyor:
TMK nedir?
Türkiye’de 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu, 1991’den beri yürürlükte bulunan ve terörle mücadele hukukunun temel özel kanunlarından biri.
Kanun, terörün hukuki tanımını yapıyor; hangi suçların doğrudan terör suçu olduğunu ve başka bazı suçların hangi koşullarda “terör amacıyla işlenen suç” kabul edilebileceğini düzenliyor.
TMK yalnızca bombalama, silahlı saldırı veya öldürme gibi şiddet eylemleriyle ilgili bir kanun değil.
Terör örgütü propagandası gibi suçlara ilişkin hükümler de içeriyor ve Türk Ceza Kanunu’ndaki örgüt üyeliği, örgüt yöneticiliği ve devletin güvenliğine karşı suçlar gibi hükümlerle birlikte uygulanıyor.
Bu nedenle Türkiye’de “terör suçları” olarak bilinen hukuk alanı yalnızca TMK’den oluşmuyor.
Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu birlikte işleyen bir sistem oluşturuyor.
Bu hukuki ayrım önemli.
Örneğin tutuklamanın şartları doğrudan TMK tarafından değil, esas olarak Ceza Muhakemesi Kanunu tarafından düzenleniyor.
Ancak kişinin isnat edilen fiilinin terör suçu veya terör örgütü bağlantılı suç olarak değerlendirilmesi soruşturma, yargılama ve cezanın niteliği açısından önemli sonuçlar doğurabiliyor.
TMK neden yıllardır tartışılıyor?
Terörle Mücadele Kanunu Türkiye’de uzun yıllardır güvenlik ile temel hak ve özgürlükler arasındaki tartışmanın merkezinde bulunuyor.
Devlet açısından Türkiye’nin PKK, IŞİD ve diğer silahlı örgütlerle uzun yıllardır mücadele ediyor olması güçlü bir terörle mücadele mevzuatını gerekli kılıyor.
Eleştirenler ise özellikle terör örgütü üyeliği, örgüte yardım ve propaganda suçlarının uygulanma biçiminin zaman zaman çok geniş yorumlandığını savunuyor.
Gazeteciler, siyasetçiler, insan hakları savunucuları ve çeşitli uluslararası kuruluşlar; şiddet içermeyen bazı siyasi açıklamalar, haber faaliyetleri, gösteriler veya örgütle doğrudan üyelik bağı bulunmayan eylemlerin de terör soruşturmalarının konusu olabildiğini belirterek mevzuatı ve uygulamasını eleştiriyor.
Türkiye’nin terörle mücadele kapsamında uyguladığı bazı tedbirler Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına da konu oldu.
Özellikle ifade özgürlüğü, kişi özgürlüğü ve güvenliği, uzun tutukluluklar ve siyasi faaliyetlerin cezai soruşturmalara konu edilmesi yıllardır tartışılıyor.
Bu nedenle TMK meselesi bugünkü sürecin yalnızca teknik bir hukuk tartışması değil.
Aynı zamanda “Silahlı mücadele sona ererse Türkiye’nin terör hukukunda da değişiklik olacak mı?” sorusunun merkezinde bulunuyor.
Çerçeve yasa TMK’nin yerine geçmiyor
Yeni çerçeve yasayla ilgili en önemli ayrımlardan biri tam olarak burada.
7595 sayılı yasa Terörle Mücadele Kanunu’nu kaldırmıyor veya onun yerine geçmiyor.
Çerçeve yasa, PKK/KCK’nin silahsızlanması ve fiilî varlığının sona ermesi şartına bağlı özel bir mekanizma.
TMK ise genel hukuk düzeninin bir parçası olarak yürürlükte kalıyor.
Dolayısıyla bir tarafta PKK bağlantılı belirli bir dosya 7595 sayılı Kanun’un özel hükümlerinden yararlanabilirken, başka bir kişi başka bir olay nedeniyle mevcut TMK ve Türk Ceza Kanunu hükümleri kapsamında soruşturulabilir ve yargılanabilir.
Bu durum sürecin bundan sonraki aşamasındaki en önemli hukuki tartışmalardan birini oluşturabilir.
DEM Parti TMK konusunda ne istiyor?
DEM Parti ve Kürt siyasi hareketinin önemli taleplerinden biri mevcut terör mevzuatının değiştirilmesi.
Parti, mevcut düzenlemelerin ve özellikle bunların uygulama biçiminin demokratik siyaset, ifade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü üzerinde baskı oluşturduğunu savunuyor.
Bu nedenle Terörle Mücadele Kanunu’nun kaldırılması veya temel hak ve özgürlükleri esas alan kapsamlı bir değişikliğe tabi tutulması yönünde talepler bulunuyor.
Ancak bu talep 7595 sayılı çerçeve yasada karşılanmadı.
Böylece Türkiye’de şu anda iki farklı hukuki gerçek yan yana duruyor:
Bir tarafta PKK’nin silahsızlanması ve örgütsel varlığının sona ermesi halinde örgüt bağlantılı belirli dosyalarda özel bir erteleme mekanizması oluşturan çerçeve yasa;
diğer tarafta ise Türkiye’nin genel terör suçları açısından uygulanmaya devam eden mevcut Terörle Mücadele Kanunu ve Türk Ceza Kanunu hükümleri.
Bu ikili yapı şu soruyu kaçınılmaz hale getiriyor:
PKK’nin silahlı varlığı sona ererken, Türkiye’nin yaklaşık 35 yıldır uyguladığı terör mevzuatı aynı şekilde devam edecek mi?
Silah sorunu çözülürken Kürt sorunu ne olacak?
Türkiye’nin geldiği aşamadaki temel soru belki de artık bu.
Devlet açısından sürecin ilk hedefi PKK’nin silahlı ve örgütsel varlığının sona erdirilmesiydi.
Bu konuda son iki yılda Türkiye’nin yakın tarihinde birkaç yıl önce düşünülmesi dahi zor görünen gelişmeler yaşandı.
Devlet Bahçeli DEM Partili milletvekilleriyle tokalaştı.
Bahçeli Öcalan’a çağrı yaptı.
İmralı görüşmeleri başladı.
Öcalan PKK’ye silah bırakma ve fesih çağrısı yaptı.
PKK kongresini topladı ve fesih kararı açıkladı.
İlk silahlar yakıldı.
TBMM özel bir komisyon kurdu.
Komisyon 21 toplantının ardından ortak rapor hazırladı.
Ve Meclis, silahsızlanmanın hukuki sonuçlarını düzenleyen çerçeve yasayı 467 milletvekilinin kabul oyuyla çıkardı.
Bunların her biri tek başına Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde önemli gelişmeler.
Ancak Kürt siyasi hareketinin ortaya koyduğu taleplerin önemli bölümü hâlâ masada.
Terörle Mücadele Kanunu yürürlükte.
Vatandaşlık tanımına ilişkin tartışma sonuçlanmış değil.
Ana dil ve kültürel haklar konusunda talep edilen kapsamlı değişiklikler yapılmış değil.
Kayyım uygulaması konusunda nihai bir çözüm ortaya çıkmış değil.
Yerel demokrasinin nasıl güçlendirileceği tartışması devam ediyor.
AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması konusu Türkiye’nin hukuk gündemindeki yerini koruyor.
Abdullah Öcalan açısından gündeme getirilen “umut hakkı” meselesi de sonuçlanmış değil.
Bu nedenle Kürt siyasi hareketi çerçeve yasayı sürecin sonu olarak değil, yeni bir aşamanın başlangıcı olarak değerlendiriyor.
İlk aşama silah, ikinci aşama siyaset olabilir
Bugüne kadar tarafların en fazla yaklaşabildiği nokta PKK’nin silahlı varlığının sona erdirilmesi oldu.
Bundan sonraki aşama ise çok daha zor olabilir.
Çünkü silahların nasıl teslim edileceği, hangi kurumun bunu doğrulayacağı veya örgüt mensuplarının hangi hukuki mekanizmadan yararlanacağı kanunlarla ve güvenlik mekanizmalarıyla düzenlenebilir.
Fakat Kürt meselesinin siyasi boyutuna ilişkin sorular bundan çok daha kapsamlı
Ana dil ve kültürel hakların sınırı ne olacak?
Yerel yönetimlerin yetkileri değişecek mi?
Kayyım uygulaması sona erecek mi?
Terörle Mücadele Kanunu değişecek mi?
Siyasi tutuklular ve AİHM kararları konusunda yeni adımlar atılacak mı?
Öcalan’ın hukuki statüsü ve “umut hakkı” konusunda ne yapılacak?
Ve belki de en önemlisi:
Silahlı mücadeleden vazgeçen bir Kürt siyasi hareketinin Türkiye’de demokratik siyaset içerisinde hareket edeceği alan ne kadar geniş olacak?
Bunların hiçbirinin cevabı yalnızca 7595 sayılı çerçeve yasada bulunmuyor.
Bu nedenle Türkiye’nin önündeki ikinci aşama, ilk aşamadan daha siyasi, daha hukuki ve muhtemelen daha tartışmalı olacak.
Yaklaşık iki yıl önce Devlet Bahçeli’nin DEM Parti sıralarına doğru yürüyerek uzattığı el, Türkiye’yi Abdullah Öcalan’ın çağrısından PKK’nin fesih kararına, silahların yakılmasından Meclis komisyonuna ve nihayet çerçeve yasaya kadar getirdi.
Ancak Türkiye’nin önündeki asıl sınav şimdi başlıyor olabilir.
Çünkü mesele artık yalnızca PKK’nin silah bırakıp bırakmayacağı değil.
Asıl soru, silahların sustuğu yerde siyasetin ve hukukun ne söyleyeceği
0 Comments